J.K. Rowling ~ Biyografi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

J.K. Rowling ~ Biyografi

Mesaj tarafından HarryPotter Bir Cuma Kas. 30, 2007 8:46 am

Annem ve babam Londra'lıydılar. İkisi de 18 yaşındayken King Cross istasyonundan kalkan trenle Arbroath'a (İskoçya'da) seyahat ederken tanışmışlar. Babam Kraliyet Donanması'na; annemse W.R.E.N.s'e (donanmanın kadınlardaki eşdeğeri) [WREN atıkların geri dönüşümüyle enerji elde elde edilmesiyle ilgili bir çevre örgütü -Ç.N.] katılmaya gidiyormuş. Annem babama üşüdüğünü söylemiş, babam da ona montunu paylaşabileceklerini söylemiş. Bu olaydan sadece 1 yıl sonra, 19 yaşında evlenmişler.

İkisi de ordudan ayrılmış ve İngiltere'nin batısına, Bristol'ın taşra kesimine taşınmışlar. Annem beni 20 yaşında doğurmuş. Şişman bir bebekliğim varmış. "Felsefe Taşı"ndaki "Değişik renklerde püsküllü şapkalar giymiş bir plaj topu gibi görünen" tasviri benim küçüklük resimlerim için de söylenebilir.

Küçük kız kardeşim Di, benden 1 yıl 11 ay sonra doğdu. Doğduğu gün; benim en eski hatıram ya da hafıza bankamdaki en eski veri, her neyse işte. Kesinlikle hatırladığım bir şey varsa o da ben mutfakta oyun hamuruyla oynarken babamın odaya hızla gelip gitmesi, annem doğum yaparken yanına girip çıkmasıdır. Bunu benim uydurmadığımı biliyorum çünkü daha sonra annemle detayları gözden geçirdim. Bir de aklımda babamla el ele tutuşarak yatakta yatan gecelikli annemin yanında yatan, kafası tamamen saçlarla kaplı, 5 yaşlarında görünen, çırılçıplak ve parlayan kardeşimi görmeye gidişimizin çok canlı bir görüntüsü var. Tamamen geride bırakmış olduğum bu çocukken edindiğim acayip ve yanlış anıya rağmen, bu düşüncelerim o kadar baskın ki ne zaman kardeşim Di'nin doğumunu düşünsem aklıma gelir.

Di koyu kahverengi-neredeyse siyah- saçlara sahipti ki hala öyle ve ayrıca koyu kahverengi, aynen anneminki gibi gözleri vardı. Benden daha güzeldi ve hala öyle. Buna karşılık olarak, bence, ailem benim zeki olan olduğuma karar verdiler. İkimizin de etiketi konulmuştu. Ben çilli bir plaj topuna daha az benzemeyi ve Di ise -şu an bir avukat- sadece güzel bir yüzden ibaret olmadığının farkına varılmasını istiyordu. Sırf bu yüzden çocukluğumuzun ¾'ünü küçük bir kafese hapsedilmiş iki vahşi kedi gibi kavga ederek geçirdik. Bugün Di, onu yaralamak istemediğim halde, kaşının biraz üstüne isabet eden ve yarılıp da bu güne kadar iz bırakan bir pil yüzünden o yara izini taşımaktadır. Aslında ben onun eğileceğini sanmıştım, ama bu mazeret annemin onu hiç görmediğim kadar çok sinirlenmesine mani olmamıştı.Yaşadığımız çiftliği 4 yaşımdayken terk edip Winterbourne'a, yine Bristol'ın taşra kesimindeki bir yere, taşındık. Artık merdivenli bir çift-temel evde [semi-detached: iki ailenin ortak bir çatı altında, ortak bir duvarla ayrılmış iki evi paylaşması/ÇN] yaşıyorduk. Di ve ben merdivenlerin en üstünden el ele tutuşarak, birbirimizi sarkıtarak ve bütün rüşvetçilik ve şantajcılık oyunlarımızı oynardık. Bunu son derece heyecanlı ve eğlenceli bulurduk. Galiba bu uçurum oyununu en son 2 Noel önce oynamıştık, ama 9 yaşındaki kızım bu oyunu bizim kadar eğlenceli bulmadı.

Kavga etmekten arta kalan çok az zamanda Di ve ben birbirimizin en iyi dostlarıydık. Ona bir sürü şey anlattım hatta bazen durup dinletebilmek için onun üstüne oturmama gerek bile olmuyordu. Genelde bu şeyler bizim de birer karakteri olduğumuz oyunlara dönüşürdü. Ben bu uzun metraj oyunlarda hep patronluk taslayan taraf olurdum ama ona başrolü verdiğim için bir şey demezdi.
Jo ve Di

Bizim mahallede, bizim yaşlarda bir sürü çocuk ve aralarında soyadları 'Potter' olan bir erkek ve bir kız kardeş vardı. Onların bu soyadlarını hep beğenirdim zaten. Çünkü kendiminkini sevmiyordum: Rowling. İlk hecedeki 'row' bir tartışmadaki gibi değil de bir kayıktaki gibi telaffuz ediliyordu; bu da "Rowling Stone" [ünlü Rock grubu Rolling Stone'a gönderme yapılıyor -Ç.N.]", "Toplu İğne"[Rolling Pin / Rowling Pin -Ç.N.] gibi üzücü şakalara yol açıyordu. Her neyse, çocuk o yüzden basında 'Harry' olduğunu iddia etti. Annesi ayrıca, muhabirlere çocuğun ve benim bir sihirbaz gibi giyindiğimizi söyledi. Bu iddiaların biri bile doğru değil. Aslında o çocuk hakkında hatırladığım tek şey herkesin 70lerde sahip olmak istediği bir 'Chopper' bisikletinin olması ve bir keresinde Di'ye taş atmasıydı, bunun üzerine ben de plastik bir kılıçla kafasına sertçe vurmuştum (Sadece ben Di'ye bir şeyler fırlatma hakkına sahiptim).

Winterbourne'da okulu çok sevmiştim. Çok rahat bir ortamdı, çömlek yapmak, çizim yapmak, öykü yazmak gibi bana çok uygun olan şeylerle dolu birçok anım var. Ancak annemle babamın hep kırsal kesimde yaşama hayali vardı. Bu yüzden son olarak 9. yaşgünüm civarında Galler'e, Chepstow'un hemen dışındaki bir kasaba olan Tutshill'e taşındık.

Bu taşınma en sevdiğim büyüğüm olan ve sonraları ikinci bir başharfe ihtiyacım olduğunda adını aldığım büyükannem Kathleen'in ölümüyle neredeyse tam olarak rastlaştı. Şüphesiz bu ilk büyük kaybım, hiç sevmediğim yeni okulumla ilgili fikirlerimi baştan sona etkilemişti. Okulda tüm gün tahta karşısında oturuyorduk. Sıralara gömülü olan mürekkep oyukları vardı. Benim sıramda önceki yıl oturan çocuğun zannedersem pergelinin iğnesiyle açtığı ikinci bir delik vardı. Belli ki öğretmene görünmeden sessizce çalışmıştı. Bunun büyük bir başarı olduğunu düşündüm ve kendi pergelimle deliği büyütmeye öyle bir giriştim ki, sene sonunda o delikten rahatlıkla başparmağınız geçebilirdi.

11 yaşında gittiğim ikinci okulum Wyedean, Sırlar Odasını ithaf ettiğim ve orijinal Ford Anglia'nın sahibi Sean Harris'le tanıştığım yerdi. O Aynı zamanda araba kullanmayı öğrenen ilk arkadaşımdı ve türkuaz, beyaz araba özgürlük demekti. Artık babamdan arabayı istemem gerekmiyordu ki bu da kırsal kesimde yaşayan gençler için en kötü şeydir. Gençliğimin en güzel anılarından biri de Sean'ın arabasında karanlığa baktığım zamanlardır. O aynı zamanda benim gerçekten yazar olmak istediğimi ilk söylediğim kişidir ve benim bunda başarılı olacağımı düşünen kişidir, o zamanlar bunu ona söylemesem de bu benim için çok şey ifade ediyordu.
Winterbour

Gençliğimde olan en kötü şey annemin hastalanmasıydı. 15 yaşımda anneme bir beyin-omurilik hastalığı olan Multipl Skleroz teşhisi konuldu. Multipl Skleroz teşhisi konulan çoğu insanın arada düzelme (remisyon) dönemleri (bir süre için hastalığın ilerlemesi durur, hatta düzelme bile olur) geçirmesine rağmen, annem şanssızdı; teşhis konulduğu andan itibaren yavaşça ama durmadan kötüye gitti. Sanırım birçok insan derinlerde annelerinin çok dayanıklı olduğunu düşünür; onun tedavisi olmayan bir hastalığa yakalandığını bilmek çok korkunç bir şoktu ama ondan sonra bile teşhisin ne anlama geleceğini tam olarak anlayamamıştım.

1983'de okuldan ayrılıp İngiltere'nin güney kıyısındaki Exeter Üniversitesinde çalışmaya başladım. Bir hata yaparak Fransızca okudum; "İngilizce'ye ne yararı olacak" diye düşünmeme rağmen modern dilleri öğrenmenin "yararlı" olduğunu düşünen anne-babama boyun eğmiştim ve aslında prensiplerime bağlı kalmalıydım. Öbür taraftan da Fransızca çalışma kursunun bir parçası olan Paris'te 1 sene yaşamamı sağladı. Üniversiteden ayrılınca Londra'da çalışmaya başladım; en uzun işim, insan haklarını kötüye kullananlar karşıtı kampanyalar düzenleyen Amnesty International organizyonuydu (Uluslararası Af Örgütü). Ama 1990'da erkek arkadaşımla Manchester'a taşınmaya karar verdim. Bir hafta sonu kiralık ev aradıktan sonra kalabalık bir trende tek başıma Londra'ya dönerken Harry Potter fikri aklıma geliverdi.

6 yaşımdan beri sürekli yazmama rağmen daha önce hiç bir fikir beni bu kadar heyecanlandırmamıştı. O an büyük hayal kırıklığıyla fark ettim ki yanımda hiç kalem yoktu ve birinden istemek için çok utangaçtım. Ama şimdi bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum çünkü sadece oturup 4 saat (rötarlı tren) boyunca düşündüm ve tüm ayrıntılar kafamda oluştu; bu sıska, siyah saçlı, gözlüklü ve büyücü olduğunu bilmeyen çocuk giderek daha gerçek gelmeye başladı. Belki o zaman bu fikirleri kağıda dökecek kadar yavaş düşünseydim bazılarını bastırmış olabilirdim (buna rağmen bazen tembelce düşünüyorum acaba elime kalem almadan önce o yolculukta düşündüğüm ne kadar şeyi unuttum diye).

Hemen o gece Felsefe Taşı'nı yazmaya başladım ama ilk birkaç sayfasının biten kitapla benzerliği yoktu. Şimdi giderek farklı yönlere giden ve Harry'nin sadece birinci sınıf değil de kalan okul kariyeri ile ilgili düşüncelerin de bulunduğu giderek kalınlaşan el yazılarımı alıp Manchester'a taşındım. 30 Aralık 1990'da benim ve Harry'nin hayatını tümüyle değiştirecek bir şey oldu; annem öldü.

Korkunç zamanlardı. Babam, Di ve ben mahvolmuştuk; sadece 45 yaşındaydı ve biz- büyük ihtimalle bu düşünceyi kaldırmayacağımız için- hiç bu kadar genç öleceğini düşünmemiştik. Göğsümde kocaman bir kaldırım taşının oturduğu hissini ve kalbimdeki gerçek acıyı hatırlıyorum.
Rowling'in Evi

Dokuz ay sonra ümitsizlikten kurtulmak için Portekiz'e gittim ve orada dil enstitüsünde İngilizce öğretmeye başladım. Giderek kalınlaşan notlarımı da aldım ve yeni işimin (öğleden sonra ve akşam ders veriyordum) annemin ölümünden beri çok değişen romanımı yazmam için zaman bırakacağını umuyordum. Şimdi, Harry'nin ölmüş ebeveynleri için hissettikleri çok daha derin, çok daha gerçek olmaya başlamıştı. Portekiz'deki ilk haftalarımda Felsefe Taşı'ndaki en sevdiğim bölümü yazdım: Kelid Aynası.

Portekiz'den kolumun altında bitmiş bir kitapla döndüğümde umutlarım vardı. Aslında daha da iyi bir şey de vardı: Kızım. Bir Portekizliyle tanışıp evlendim; evliliğin yürümemesine rağmen bana hayatımdaki en iyi şeyi verdi. Jessica ve Ben tam 1994 Noel'inde kız kardeşim Di'nin yaşadığı Edinburgh'a geldik.Tekrar öğretmeye başlamak istedim ama biliyordum ki eğer kitabı yakında bitiremezsem, tüm gün öğretmenlik, tüm ders planları ve küçük bir kız çocuğunun tek başına bakımı kitaba zaman bırakmayacaktı. Bunun üzerine deli gibi işe koyuldum, kitabı bitirmeye, en azından basılması için çalışmaya başladım. Jessica ne zaman çocuk arabasında uyumaya başlasa en yakın cafeye koşar deli gibi yazmaya başlardım. Neredeyse her akşam yazdım. Sonra hepsini daktiloya ben geçirmek zorundaydım. Bazen kitaptan onu severken bile gerçekten nefret ettim.

Sonunda olmuştu. İlk üç bölümü plastik bir dosyaya koyarak bir ajansa yolladım; onlar da o kadar hızlı geri yolladılar ki, dosyanın gittiği gün geri yollamış olmalılar. Ama ikinci ajans bana yazının devamını okumak istediklerini belirten bir yazı yolladı. Bu gelmiş geçmiş tüm yaşantım boyunca aldığım en güzel mektuptu ve sadece iki cümle uzunluğundaydı.

Yeni acenta temsilcim Christopher'ın yayınevi bulması bir senesini aldı. Çoğu geri çevirdi. 1996'nın Ağustos'unda Christopher beni aradı ve Bloomsburry'nin bir teklifi olduğunu söyledi. Kulaklarıma inanamadım. 'Sen kitabın yayınlanacağını mı söylüyorsun?' diye sordum epey aptalca. 'Kesinlikle basılacak mı?' Telefonu kapattıktan sonra çığlık atıp havaya sıçradım, mama sandalyesinde oturan ve çay keyfi yapan Jessica büyük bir korkuyla bana baktı.

Ve muhtemelen daha sonra ne olduğunu biliyorsunuz.

_________________

HarryPotter
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 649
Yaş : 22
Kayıt tarihi : 04/09/07

Özelliklerim
Ruh Halim: Süper Süper
Forum Katılım %si:
1000/1000  (1000/1000)

Kullanıcı profilini gör http://hptr.realbb.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz